Merhabalar, ikinci kitap yorumu ile geldim ve Boş Koltuk kitabındaki gibi giriş cümlesini nasıl yazsam bilemedim. Bu konuda ‘gerçek anlamda’ kitap blogculuğu yapan arkadaşları tebrik ediyorum. Kitabımızın adı oldukça uzun, ben yazarken yoruldum; Hepimiz Tamamen Kendimizi Kaybettik. Bu kitabın yazarı ise Karen Joy Fowler isimli ablamız, henüz yaşıtlarındaki yazarlara göre psikolojisini bozmamış birisi. Karen Joy Fowler hakkında araştırma yaptığımda birçok başarılı kitaba sahip olduğunu gördüm fakat Türkiye’de sadece iki tanesi Türkçe çevirisi ile bulunmakta, bu iki kitaptan bir tanesi Hepimiz Tamamen Kendimizi Kaybettik.

Hepimiz Tamamen Kendimizi Kaybettik kitabı ülkemize Aylak Kitap tarafından getirilmiş ve Niran Elçi tarafından dilimize çevrilmiş, çok önemli bir bilgi değil ama buraya not etmiş olduk. Kitabın başlangıcı ve her bölümün başlangıcında Franz Kafka’nın eserlerinden paragraflar yer almakta. Kitabın sonunda “aha bu kitaptan ciddi şekilde parayı vuruyorum” diyen her yazarın yaptığı gibi bir teşekkür listesi bulunmakta. Teşekkür etmekte haklı yazar ablamız çünkü New York Times, Bookpage, The Guardian gibi medya organları tarafından yılın en iyi kitabı seçilmiş.

Neyse… Biraz kitap yorumu yapalım yani kitabın içine girelim. Kitap, arka kapakta yazdığı gibi gerçek anlamda bir kurguya sahip (günümüz çok satanlarına göre). Okurken belki sizde kendi hayatınızdan bir şeyler bulabilirsiniz bu kitapta.

Yazar Karen Joy Fowler

Yazar Karen Joy Fowler

Hepimiz Tamamen Kendimizi Kaybettik aslında tamamen her yerde görebileceğimiz bir ailenin hikâyesini anlatıyor. “Eee bunlar gâvur değil mi?” dediğinizi duyar gibiyim. Tamam, abi bunlar yabancı aile tipleri ama hemen hemen aile yapıları bize yakın. Kitapta her türlü olay var bir sayfayı okurken tebessüm edebilirsiniz ama hemen sayfayı çevirdiğinizde başkahramanın babasına küfür edebilirsiniz. Bizim yerli diziler gibi aynı işte, bir sahnede “işte gerçek hayatta böyle aşklar yok” derken iki dakika sonra “geldi yine çirkef o… karı” dediğimiz gibi aynı…

Kitap anlatıcının hikâyesinin ortasından başlıyor. Neden mi? Anlatıcımız Rosemary, eskiden çok konuşan bir arkadaşımızmış ve ailesi her anlattıklarını dinlerken “başlangıcı atla, ortasından başla” diye uyarıyor bu arkadaşımızı. O yüzden aslında kitapta hikâyenin ortasından başlıyor. Eğer ironi buysa güzel bir ironi.

Bu kitabı anlatmak gerçekten çok zor. Çünkü kitap hakkında yazacağım her şey size ‘spoiler’ olarak geri dönecek ve bunu istemiyorum, alın okuyun (endüstri kazansın). Bizim bu Rosemary isimli arkadaşımızın kız kardeşi ilginç bir şekilde ortadan kaybolmuş, abisi federal soruşturma (FBI) tarafından aranan bir suçlu, annesini bir türlü anlamadım, babası Türk olsaymış kesin Trakyalı olurmuş dediğim bir aileye sahip. Az çok siz kitabı bu şekilde tahmin etmiş olabilirsiniz.

Okuduğumdan Ne Anladım?

İlk olarak ‘çok sevdiğiniz kişiyi kaybettiğinizde nasıl ayakta durursunuz’ durumunun güzel bir örneğini gördüm. Çünkü yukarıda bahsettiğim gibi Rosemary’nin kız kardeşi kayıp ve o kız kardeşini dünyadaki tek kırmızı poker fişi (iyi anlamda be!), aynadaki yansıması olarak görüyor. Durum bu kadar dramatik.

İkinci olarak bir insanı nasıl sevebileceğiniz hakkında bir taktik alabilirsiniz, tabii ki bir kadınsanız (çünkü anlatıcımız kadın). Anladım ki severken kıskanmak, sevdiğini söylerken çekinmek, sevdiğini onun umurunda olup olmadığını bilip bilmeden düşünmek sadece bizde/bizim yerel duygusal tavırlarımızda yokmuş.

Hepimiz Tamamen Kendimizi Kaybettik

Hepimiz Tamamen Kendimizi Kaybettik

Son Olarak …

Daha kitap hakkında gecenin bu saatinde ne yazabilirim bilmiyorum. Hepimiz Tamamen Kendimizi Kaybettik kitabı gerçekten çok hoş bir kitap. Kitap bittiğinde ‘bizimki de dert mi’ diyebilirsiniz, benim böyle gözlerim yaşarır gibi oldu bak. Almanızı yada birilerinden edinmenizi tavsiye ederim.